Bir sunum başlıyor.
Sunum yapan kişi sahneye çıkıyor, bilgisayarını kontrol ediyor ve ilk cümleler geliyor:
“Öncelikle hepiniz hoş geldiniz. Bugün sizlerle çok önemli olduğunu düşündüğüm bir konuyu paylaşacağım. Sunumum üç bölümden oluşuyor. Önce kısaca kendimden bahsetmek istiyorum…”
Daha ilk dakika bitmeden dinleyicilerin bir kısmı slayta, bir kısmı telefonuna, bir kısmı da saate bakmaya başlayabiliyor.
Çünkü bir sunumun başlangıcında yalnızca bilgi vermiyoruz. Dinleyicinin zihninde çok daha önemli bazı soruların cevapları oluşmaya başlıyor:
- “Bu konu beni ilgilendiriyor mu?”
- “Bu kişiyi dinlemek istiyor muyum?”
- “Buradan benim için ne çıkacak?”
Yıllardır sunum yapan, eğitim veren ve sunum yapan kişileri izleyen biri olarak başlangıçların gücüne çok inanıyorum. Çok iyi içeriği olan bir insan, ilk birkaç dakikayı kendisini ve sunumunun içindekiler bölümünü anlatarak geçirebiliyor. Oysa dinleyicinin önce sizin özgeçmişinize değil, neden sizi dinlemesi gerektiğine ihtiyacı var.
İlk 60 saniye tam da bu nedenle önemli.
Sihirli bir süre olduğu için değil. Sunumun geri kalanına açılan kapı olduğu için.
Dinleyici önce konuya değil, size bakıyor
Bir sunum başladığında henüz söyledikleriniz hakkında yeterli bilgi yoktur. Ama dinleyici sizi görmeye başlamıştır bile.
Nasıl durduğunuz, nasıl baktığınız, sesiniz, hızınız, ilk cümleniz…
Bunların hepsi daha içerik derinleşmeden bir izlenim oluşturur.
Bazen sunum yapan kişi heyecanını saklamak için çok hızlı konuşur. Bazen gözünü ekrandan ayırmaz. Bazen de daha ilk dakikada yoğun bilgi vermeye başlayarak kendisini kanıtlamaya çalışır.
Oysa başlangıçta ihtiyacımız olan şey “Ne kadar çok şey biliyorum” mesajı vermek değildir.
“Ben buradayım, ne anlatacağımı biliyorum ve sizinle temas kuruyorum” hissini verebilmektir.
Bu nedenle sunum eğitimlerinde içerikten önce duruşa da bakmayı önemsiyorum. Çünkü çok iyi hazırlanmış bir PowerPoint sunumu, sunum yapan kişinin yerine geçemez.
İnsanlar slaytı değil, sizi dinliyor.
“Merhaba, bugün size…” ile başlamak zorunda mıyız?
Elbette hayır.
Bir sunuma başlamanın tek bir doğru yolu olduğuna da inanmıyorum. Her sunumun konusu, amacı ve dinleyicisi farklı.
Ama başlangıçta yapabileceğimiz çok değerli bir şey var:
- Merak yaratmak.
- Bunu bazen bir soruyla yapabilirsiniz.
- “Bir toplantıda insanların sizi gerçekten dinlemesi için sizce kaç dakikanız var?”
Bazen kısa bir hikâyeyle:
“Geçen hafta bir yönetici bana, ‘Toplantılarda çok şey anlatıyorum ama insanların aklında hiçbir şey kalmıyor’ dedi.”
Bazen şaşırtıcı ama güvenilir bir bilgiyle.
Bazen de doğrudan dinleyicinin yaşadığı bir probleme girerek:
“Sunumunuz çok iyi hazırlanmış olabilir. Ama ilk birkaç dakikada dinleyiciyi kaybettiyseniz, geri kalan bölümde işiniz biraz daha zor.”
Bunların hiçbiri gösteri yapmak için değil.
Amaç, dinleyicinin zihninde küçük bir kapı açmak:
“Bunu merak ettim.”
Dikkatin çok kolay bölündüğü bir dünyada sunum yapan kişinin ilk işi, bilgiyi aktarmadan önce o bilgi için bir dikkat alanı yaratmak.
İlk dakikada yapılan en büyük hata: Kendimizden başlamak
Kurumsal sunumlarda bunu çok görüyorum.
İlk slayt şirket.
İkinci slayt tarihçe.
Üçüncü slayt sunum yapan kişi.
Dördüncü slayt gündem.
Beşinci slaytta nihayet dinleyiciyi ilgilendiren konu başlıyor.
Burada kendimize basit bir soru sorabiliriz:
- Ben bu sunumu kimin için yapıyorum?
- Sunum bizim hakkımızda olabilir ama dinleyici için yapılır.
- Bu ayrım çok önemli.
- Dinleyicinin başlangıçta ihtiyacı olan şey çoğu zaman “Siz kimsiniz?” sorusundan önce “Bu konu neden benim için önemli?” sorusunun cevabıdır.
Kendinizi elbette tanıtın. Bağlam gerekiyorsa şirketinizi de anlatın. Ama önce dinleyiciyle bir bağ kurun.
Çünkü dikkat oluşmadan verilen bilgi çoğu zaman sadece ekrandan geçer.
İlk 60 saniyeyi ezberlemeli miyiz?
Kelimesi kelimesine ezberlemek bana çok doğal gelmiyor. Ama ilk dakikaya hazırlanmak kesinlikle önemli.
Sunum yapan kişilerin bazen sunumun ortasını başlangıcından daha iyi bildiğini görüyorum. Çünkü bütün hazırlık içerik ve slaytlar üzerine yapılmış oluyor. Sonra sahneye çıkınca ilk cümle kendiliğinden gelsin diye bekleniyor.
Tam da heyecanın en yüksek olduğu anda.
Ben olsam ilk cümlemi önceden düşünürdüm.
Nerede duracağımı, ilk birkaç saniyede nereye bakacağımı, hangi soruyla veya hangi fikirle başlayacağımı bilirdim.
Bu ezber değil, hazırlıktır.
İyi hazırlanmış bir başlangıç sunum yapan kişiye de güven verir. İlk cümleyi aramak yerine dinleyiciye bakabilir, acele etmeden başlayabilir ve kendi ritmini bulabilir.
Bazen sahneye çıktığınızda yapabileceğiniz en etkili şey hemen konuşmaya başlamak bile değildir.
Durmak.
Bakmak.
Ve sonra başlamak.
O birkaç saniyelik sessizlik size uzun gelebilir. Dinleyici içinse çoğu zaman yalnızca sizin gerçekten orada olduğunuzun işaretidir.
İlk 60 saniyede ne yapmalıyız?
Ben başlangıç için uzun formüllerden çok üç şeyi önemsiyorum:
- Temas kurun. Merak yaratın. Nereye gideceğinizi hissettirin.
- Dinleyicinize bakın. Slaytınıza değil.
- Konunun onlar için neden önemli olduğunu mümkün olduğunca erken gösterin.
- Ve ilk dakikayı bilgiyle doldurmaya çalışmayın.
Çünkü iyi bir başlangıcın amacı bütün sunumu anlatmak değildir. Dinleyicide şu duyguyu yaratmaktır:
- “Devamını dinlemek istiyorum.”
- Sunum yapan kişinin en büyük yanılgılarından biri, sahneye çıktığında kendisine bakıldığını düşünmesidir.
- Evet, insanlar size bakıyor.
Ama aslında çok kısa bir süre içinde kendileriyle ilgili bir cevap arıyorlar:
“Bunun benimle ne ilgisi var?”
Belki de iyi bir sunumun başlangıcında sormamız gereken soru “İlk 60 saniyede ne söyleyeceğim?” değildir.
Daha iyi bir soru var:
“İlk 60 saniyenin sonunda dinleyicimin zihninde ne bırakmak istiyorum?”
Çünkü bazen bir sunumun geri kalanını belirleyen şey, ilk slaytınız değil; ilk dakikada kurduğunuz temastır.







